Ana sayfa Bursa İSMET KARACA İLE SÖYLEŞİ: ‘AÇLIK KORKUSU SALGIN KORKUSUNDAN DAHA BÜYÜK’

İSMET KARACA İLE SÖYLEŞİ: ‘AÇLIK KORKUSU SALGIN KORKUSUNDAN DAHA BÜYÜK’

KEMAL CANKAYA

CHP İl Başkanı İsmet Karaca ile Korona  ( COVID 19 )salgını günlerinde Bursa yerelin ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdim.

CHP İl Başkanı Karaca, il başkanlığına seçildiği günün ardından, aralıksız olarak Bursa yerelde gündemi yakından takip ederek, kente dair gördüğü eksiklikleri, olumsuzlukları her mecrada kamuoyu ile paylaşarak,  ana muhalefet partisi il başkanı olarak kent yönetenlerine uyarılarda bulunuyor, uyarmaya da devam ediyor.

Sayın başkan üç aylık il başkanı olarak, olağanüstü bir sürece denk geldiniz. Dünyada ve ülkemizde yaşanan vahim pandemi vakası ile karşı karşıyayız. CHP il başkanı olarak salgın süreci ile ilgili yoğun bir şekilde çalışıyorsunuz. Salgın sürecini nasıl yönetiyorsunuz?

İ.K: Evet, sizinde dediğiniz gibi seçildikten 1 ay sonra salgın dönemini yaşamaya başladık. Bu dönemde de, yapılabilecek ne varsa elimizden geldiğince yapmaya çalışıyoruz. Ama biz çok iyi bir çalışma programı hazırlamıştık; kentin yarım kalan yatırımları, halkın yaşadığı sıkıntıları dile getirerek, bunların çözüm önerileri ile sahaya çıkmıştık. Başta hastanelerden başlayarak, salgın süreci yaşanmasaydı o süreç devam edecekti. Salgın süreci ile birlikte örgütü geniş anlamlı çalışmalara katmayarak, kısıtlı sayıda kadromuzla çalışmalara devam ediyoruz. Şunu da gayet açık görüyoruz ki, iktidar partisinin elinde olan en büyük belediyesi Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin son süreçte nasıl etkisiz olduğunu, nasıl yetersiz kaldığını her kademede görüyoruz. Biz seçileli 3 ay oldu. İki ayımız pandemi ile geçti. Vatandaşlarımızın sağlıklarını koruması anlamında olsun, onların yaşadıkları güçlükleri çözmek anlamında olsun, üzerimize düşen sorumluluk neyse yerine getirmeye çalışıyoruz. Burada asıl sorun, diğer illerde görüldüğü gibi yetkililerin bu süreci yönetemediklerini gördük, özellikle yerel yönetim anlamında. İşte görüyorsunuz, Bursa’dan nüfusu az olan illere bakıyorsunuz, örneğin Adana Belediyesine, halka ekmek dağıttığı için soruşturma açılıyor. İşin ilginç yanı şu; hem yerel yönetim anlamında Bursa’da bu sürecin yönetilmediği gibi, ülke genelinde de siyasi iktidar süreci yönetemiyor. Yönetemedikleri gibi, her şeyin, yaşananların, salgının sorumlusu sanki CHP’ymiş gibi, Sayın Cumhurbaşkanı haftalık yaptığı kabine toplantısı sonrası, ulusa seslenme adı altında CHP’ye sesleniş yaparak sürekli olarak ağır eleştirilerde, hakaretlerde bulunuyor. Yaptığı eleştirilerle devlet adamlığı mekanizmasının, temayüllerinin dışına çıkıyor. Bir kasaba siyasetçisinin bile yapmayacağı ağır eleştirilerde bulunuyor.

K.C: Siz ağır dille yapılan eleştirilerin, hakaretlerin arkasında yatan niyetin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Bunun gayet açık net bir tanımı var; tükenişin acizliği olarak değerlendirebiliriz. CHP’ye bu tür ağır hakaret içeren söylemleri seçim sathında da yaptığını biliyorsunuz. CHP’nin gündeminde kavga ve kaos yok. Ülke olağanüstü bir süreçten geçiyor. CHP sosyal devlet anlayışının nasıl olması gerektiği perspektifini 11 Büyükşehir Belediyesinin sosyal belediyeciliği ile ortaya koyuyor. CHP’li belediyelerin salgın sürecinde vatandaşın mağduriyetini giderme gayretleri,  başta Cumhurbaşkanı olmak üzere AKP’lilerin dengesini bozmuştur. CHP bu mahalle kavgası içerisine girmeyecek, Bursa’da olduğu gibi yurttaşların sorunları ile ilgilenecek. Hiçbir baskılama Türkiye Cumhuriyetini kurmuş CHP’yi yıldıramaz, aksine örgütlerimizle, halkımızla her geçen gün iktidar hedefimiz için kenetleniyoruz.  Bu ülkenin öncelikli sorunu ekonomi,  bakın doların, avronun önlenemeyen yükselişini görüyorsunuz. Dolarla iş yapın, yapmayın çok önemli değil. Yaşamın her alanında, ithalat ve ihracatta üreticiyi, tüketiciyi etkiliyor bu durum. Büyük oranda ülke olarak dışa bağımlıyız, süreci döndüremiyoruz. Yani son bir hafta içerisinde yüzde 20 oranlarında bir değer kaybı yaşandı. Papua Yeni Gine’nin parası bizim paramızın iki kat değerinde. Yaşanan değer kaybı ile birlikte ülke olarak giderek yoksullaşıyoruz. Kişi başına düşen ulusal gelir, 12 bin 500 dolardan, 8 bin dolarlara doğru geriliyor. Neredeyse üçte bir oranında bir gelir kaybına uğrayarak yoksullaşmışız, normalleşmeyle birlikte bunun yansımalarını üretimin ve tüketimin her kademesinde göreceğiz. Siyasi iktidar ülke sürecini yönetemedikçe, CHP’ye ağır eleştirilerde bulunarak, ülkenin 18 yıllık siyasi, ekonomik sorumlusu olarak görmek gibi, komik bir acizlik içine giriyorlar. Pandemi sürecinde yapılması gereken,  Korona Virüsü salgınının ülkemizde yayılmaya başladığı sürecin başında 2 veya üç hafta bir karantina uygulaması yapılsaydı bu oranda büyük vakalar olmayacaktı. Böyle bir kararın alınmamasının ardında yatan gerçek, ülke ekonomisinin uzun süreçli karantinayı kaldıracak güçte olmadığını gösterdi. Orta Afrika ülkelerine bakıyorsunuz, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ni yakından takip ediyorum, 83 milyon nüfusu var. Kongo Cumhuriyeti vatandaşlarını 2 ay evden çıkmayın, elektrik, su paralarınızı devlet ödeyecek, temel ihtiyaç giderlerinizi karşılıyoruz diyerek karantina uygulamıştır. Süreç sonucunda 34 kişi yaşamını yitirmiş, 800 civarında da pozitif vaka var. Bir Afrika ülkesinde bu iş daha disiplin içerisinde uygulanarak başarıya ulaşmışlardır. Biz, yoksul bir Kongo Cumhuriyeti kadar olamadık.  Bu tablo bize göstermiştir ki, devletin hazinesi tam takır! İşsizlik fonunda 131 milyar liralık bir nakit görünüyor, gerçekte var mı yok mu bizler de bilmiyoruz. Varsa şimdi değil de ne zaman kullanacaklar? Para basıldığı yönünde bilgiler var, bu konuda henüz resmi bir açıklama yok bildiğim kadarıyla, böylesi bir durumun ekonomideki tanımı enflasyondur. Üretim yapmadığınız sürece olumsuz olarak yansıyacaktır.  Böyle bir süreçteyiz. Partimiz açık sadece ziyaretlere kapalı. Gördüğümüz her sorunun üzerine gitmek için elimizden ne gelirse yapıyoruz. Özellikle yerel yönetimler anlamında Bursa Büyükşehir Belediyesi, böylesi olağanüstü bir dönemde su fiyatlarında hiçbir indirim yapmadığı gibi Türkiye’nin en pahalı suyunu satmakla kalmıyor, aydan aya gizli zamlar yapıyor. Türkiye’deki bütün örneklere bakıldığında, birçok belediye su faturalarında indirim yaptığı gibi, aynı zamanda salgın sürecinde vatandaşa ücretsiz su veriyorken, Bursa Büyükşehir Belediyesi bu konuda hiçbir adım atmıyor. Bu da bu dönemin kilometre taşı olacak.

K.C: Pandemi döneminde insanların karantinada olmasını fırsat bilerek, bazı vakalar yaşanıyor. Örneğin Yenişehir Kirazlıyayla köyünde Meyra Madencilik  Şirketinin yaptığı ağaç kesimi ve çevre katliamı. Diğer taraftan Nilüfer Çalı Mahallesinde,  Manisa’da bulunan bir ilçe AKP’li belediye başkanının HES projesini devreye sokması. Tabi bu arada Bursa Şehreküstü Meydanı’nda bulunan İl Müftülük binasının Yalova yolu üzerinde yaptırdığı yeni yerine taşınmasının ardından, meydanda bulunan binasını yıkıp yeniden tekrar oraya bina dikmesi ile ilgili CHP olarak gereken tepkiyi koyduğunuzu biliyoruz. 

Korona ( COVID – 19 ) salgını sonrasında sokağa çıkma kısıtlaması ile birlikte, Yenişehir Kirazlıyayla’da maden şirketinin usulsüz faaliyetleri, Nilüfer Çalı’da HES çalışması, Şehreküstü’ndeki Diyanet Vakfı’na ait eski müftülük binasının bulunduğu alana inşaat yapılmasının mantığı nedir?

İ.K: Şimdi Şehreküstü’nden başlayalım, eski müftülük binasından. Biz insanların verdiği söze güveniriz, özellikle din adamıysa bu daha da önem arz eder. Önceki dönem Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, müftülük binasının yeni yerine taşınması sonrası Şehreküstü’ndeki binanın protokole gerek duymadan meydana dâhil edilmesi için müftüden söz aldığını ifade ediyor. Burası için protokol yapmamakla hata yaptıklarını, böyle bir tablo ile karşılaşacaklarını tahmin etmediklerini ifade ediyor. Şu an Bursa müftlüğünün devasa bir külliyesi var, Yalova yolu üzerinde. Böyle bir yere sahip olduktan sonra, daha önceki yıkılan binanın yerine yeniden bir inşaat yapma ihtiyacını duymasını garipsiyorum işin açık tarafı. Hiçbir sözleşme olmasa veya sözlü bir durum olmasa bile, kent kültürüne katkı için, kentteki yaşam alanının genişlemesi anlamında bağışta bulunsa, diyanet daha büyük sempati toplar. Orası meydana eklense, oraya birkaç bank konsa, şehir merkezine gelen insanlarımıza dinlenme alanı olur, bu vesileyle insanların dualarını alırlar. Kocaman büyük külliyesi olan Diyanet vakfı, küçücük Şehreküstü’ndeki yere kaldıysa diyecek bir şey kalmıyor. Başta Osmangazi Belediye Başkanı olmak üzere AKP’li ve diğer siyasi görüşten birçok siyasetçi alana dâhil olması için olumlu ortak görüşler bildiriyorlar. Etik olan ise diyanetin orayı meydana dâhil etmesidir. Şimdi Kirazlıyayla’daki durum daha vahim, üstelik izinler tamamlanmamış. İlk sokağa çıkma kısıtlamalarının uygulandığı günlerdeydi orada ağaç kesimi yapıldı, üstelik AKP’li seçmenin çok yoğun olduğu, CHP’ye birkaç oyun çıktığı bir köy orası. Lübnan asıllı Meyra Madencilik Şirketi fırsatçılık yaptı. Henüz yasal sürecini tamamlamadan, sokağa çıkma kısıtlamasını fırsat bilerek, ağaç katliamı yaparak etrafı çevirmeye başlaması ile birlikte, orada yaşayan köylüler tepkilerini koydular. Oraya havuzlar ve yapay göletler oluşturulduğu zaman köylülerin kendi köylerinde yaşamlarını sürdürme şansı yok.  Kirazlıyayla köyü doğa harikası bir yer. Panoraması ile havasıyla, suyuyla yaşanılası güzel bir köy. Yüz yıllardır atalarının kurduğu köyü terk ederek Bursa’ya göç etmek zorunda kalacaklar. Doğal olarak köy halkı tepkilerini koydular.  Bölgelerinde doğa katliamları olmaması için bir platform kuruldu. Yenişehir Çevre Platformu süreci yürütüyor, bizlerde onların mücadelesine destek için yanlarında bulunduk.  Burada Meyra madencilik fırsatçılık yapmaya kalktı, daha üstelik DSİ’den izin sürecini tamamlamadan. ÇED raporunun en önemli kısmı ise orada bulunan yerel halkın rızasının alınması, bu süreç gözden kaçırılmış, takip edilmemiş. Orada yaşayan halkın tepkilerine karşı devletin jandarmasının, polisinin Meyra madenciliğin özel güvenliği gibi davranması garip bir durum. Yol kesiliyor, insanlar bölgeye bırakılmıyor.  Tabi insan doğal olarak soruyor, sizler devletin jandarması mısınız yoksa Meyra madenciliğin mi?! Orada her hangi bir olay vuku bulsa güvenlik güçleri müdahalesini yapar. Yolun kapatılmasını anlayabilmiş değiliz. Çalı’daki HES olayı da aynı şekilde, vahşi kapitalizmin aç gözlülüğü! Oraya küçük bir tribün kurulacak. Oraya HES yapıp yapmamaya değer mi değmez mi, anlaması güç bir durum. İşin ilginç tarafı yaz aylarında su miktarı azalıyor. Suyun geçtiği alanda bağı bahçesi olan, küçük tarlaları olan köylüler, tarlalarını sulamak için o şirketin insafına kalacak. Şu an boru atarak tarlasını sulayabilen köylüler, buranın faaliyete geçirilmesi ile sulamadan mahrum kalacak.

K.C:Bu ülkenin kanayan yaralarından biri olan tarım işçilerinin yürekleri sızlatan durum. Geçtiğimiz günlerde Mustafakemalpaşa ilçesinde tarım işçilerine ziyarette bulundunuz, sorunlarını dinlediniz. Sizce tarım işçilerinin ahvali ne durumda?

İ.K: Açlık korkusu salgın korkusundan daha büyük. Tarım emekçileri ekmek kavgasıyla salgın arasında sıkışıp kalan yoksul insanlar. Binlerce kilometre uzaktan kalkıp, Bursa’nın çeşitli tarımsal alanlarına geliyorlar. Buralarda çok zor şartlarda çalışıp yaşıyorlar. Ben Yenişehir’e gittiğimde çok üzüldüm.  Tarım emekçilerinin çalıştığı alanlarda tuvalet ihtiyaçlarını karışılmaları için tarla bitimlerinde bir tuvalet bile yok.  Tuvalet ihtiyaçlarını açık arazilerde gidermek zorunda kalıyorlar.  İnsani hak anlamında, sağlık açısından da kötü olumsuz bir durum. Temel ihtiyaç olan kullanım suyu, diğer tarafta en büyük sıkıntı barınma sorunları, geldiklerinde zorunlu olarak çadırlarda kalıyorlar. İhtiyaçlarını barındıkları alanda karşılama durumları söz konusu değil. Mutfakları, tuvaletleri dışarıda, sıcak suyu bırakın normal suyu bulamama noktasındalar. Yaşadığımız bu çağda ve ülkemiz koşullarında böyle bir yaşam tarzına ne yüreğimiz ne de düşüncelerimiz el vermiyor. Bu insanların insanca yaşamlarını sürdürebilmeleri için, devletin bu insanlara konteynır sağlaması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca çalıştıkları tarlaların bulunduğu bir alana, en az iki adet olarak seyyar tuvalet kurulması gerekiyor. Başlıca gördüğümüz temel sorunları tespit ettik. Bu bir ekmek kavgası, yüzlerce kilometre uzaktan kalkıp, ihtiyaçları olmasa zor şartlarda çalışmak için buralara gelmezler. Bizler elimizden geldiğince tarım emekçilerinin sorunlarını gündeme taşıyacağız. Kendi çapımızda yardımlarda bulunduk. Onların bir nebze olsa ihtiyaçlarını karşılamak, en anlamlı bir davranıştı bizim için. Biliyorsunuz bizim yaptığımız yardımlar sembolik oluyor. Sürekli irtibat halindeyiz. Onun dışında dezavantajlı gruplar bu durumdan çok olumsuz etkileniyorlar, tarım emekçileri gibi, kâğıt toplayıcıları gibi. Diğer taraftan bu ülkede yaşayan mülteciler var, günlük yaşamını idame ettiren insanlar var, dışarı çıkamıyorlar. Salgın sürecinde yayınlanan genelgelerle esnafımızın durumu ortada, onları anlıyorum. Onlar en azından kayıt altında olduğu için devlet az olsa da onlara bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bu ülkede kayıt dışı milyonlarca insan var. 8,5 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Kayıt dışı çalışan 8,5 milyon insan perişan. 30 yıldır siyaset yapıyorum, yaşamım boyunca bu kadar çok yardım talepleri ile karşılaşmadım. 30 yıllık siyasi yaşamımda, bu kadar çok yardım talepleri ile karşı karşıyayım. Bu ülkemizdeki vatandaşımızın halini gösteriyor. Bir taraftan da bu vahşi kapitalizm hala sinekten yağ çıkarma peşinde!

K.C:Yaşadığımız olağanüstü süreçte yerel yönetimler üzerine düşen çok önemli görevler var.  Zaman zaman vatandaşların bizlere de, taleplerinin, ihtiyaçlarının karşılanmadığına dair şikâyetleri oluyor. Örneğin Osmangazi ve Yıldırım ilçelerinin alt bölgelerinde yoksul insanların yaşadığını biliyoruz. Buralarda büyük sıkıntılar yaşandığı ifade ediliyor. AKP’li belediyeler bu süreci siyasal bir mantıkla oya devşirme yöntemi ile mi yönetiyorlar, yoksa vatandaşa ulaşma anlamında bir sıkıntıları mı var?

İ.K:Sıkıntının had safhada olduğunu biliyoruz. AKP’nin anlayışı yardım edilmiş yoksulluk. Bizler istiyoruz ki yoksulluk ortadan kalksın, insanlar geçici yardımlara muhtaç olmasınlar. Adil gelir dağılımı olursa, yoksulluk ortadan kalkar. Bizlerin nihai hedefi yardım edilmiş yoksulluk yerine ortadan kaldırılmış yoksulluktur. Ulaşabildiklerine gidip lokal anestezi yapıyorlar! O insanlara erzak götürerek üç beş günlük sorununu çözüyorsunuz ama tekrar yine ihtiyaçları oluyor. O yüzden ivedilikle yoksulluğun ortadan kalkması gerekiyor.

K.C:Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin çalışmalarını sağlıklı buluyor musunuz?

İ.K:Bursa Büyükşehir Belediyesi öncelikle su fiyatlarına indirim yapmadı. Türkiye’nin en pahalı suyu olduğuna dair bir video yayınladım. Orada, 20 saniye Türkiye’nin en pahalı suyu ile ellerinizi yıkayınız diyerek bir serzenişte bulundum! Bir salgın dönemindeyiz, virüsten korunmanın en etkili yöntemlerinden biri sık sık elimizi yıkamak. Şimdi Türkiye’nin en pahalı suyunu satıyor. Üstelik bir de ortalama fatura yansıtacağız diye bir gaflette bulundular, ardından tepkiler yükselince ondan vazgeçildi. İş yerlerinin büyük çoğunluğu kapalı, kapalı iş yerlerine su faturası gelecektir.  Bir de iki ay sonra, üç ay sonrasına erteleyeceğiz denildi. İki ay, üç ay ertelense ne olur? İnsanlar işsiz güçsüz, piyasa koşullarının canlanmadığı bir zamanda yüklü faturalarla karşılaşacaksınız, böylesine sıkıntılar yaşanacak. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin sınıfta kalmasının başında su fiyatları geliyor. Tüm ülkede bazı belediyeler indirime giderken, bazı belediyeler de salgın sürecinde suyu vatandaşa ücretsiz sağladı. Bursa Büyükşehir Belediyesi hiçbir şekilde indirime dair düzenlemede bulunmadı. Üstelik yakın zamanda da zam yapıp otomatiğe bağladı. Onun dışında Büyükşehir Belediyesi’ni, İstanbul, Ankara, Adana, Antalya, Hatay, Mersin Büyükşehir Belediyeleri gibi hiç doğru dürüst sahada görmedik. Bu pandemi döneminde Bursa Büyükşehir Belediyesi şunu, şunları yaptı diyebilecek akılda kalan bir hadise yok. 31 Mart seçimleri sürecinde şu algıyı oluşturdular; CHP iktidara gelirse sosyal yardımları ortadan kaldıracak dediler.  Başta Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanları Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu olmak üzere, israfları önleyerek, salgın sürecinde sosyal belediyeciliğin nasıl yapılması gerektiğinin en güzel örneğini gösterdiler. CHP’li belediyeler para basmıyor. AKP’li belediyelerin yönettiği bütçeyi CHP’li belediyeler yönetmeye başladığında, buradaki israf, haram ortadan kalkınca devasa kaynak çıkıyor ortaya. Bu dönemin kilometre taşlarının başında gelen vatandaşın mahalle bakkalına olan borçlarının ödenmesidir, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın yaptığı. Bursa’da CHP’li üç belediyemiz can siper hane çalışıyor. Birkaç gün önce 3 belediye başkanımızla toplantı yaptım, neler yapıldığına baktım. Nilüfer Belediyesi 1 milyonun üzerinde maske üretip halka dağıtımını yapıyor. Biliyorsunuz toplu taşıma araçlarına maskesiz binmek yasak ama piyasada maske yok, ne satın alabiliyorsunuz ne de erişebiliyorsunuz.  54 ülkeye yardım edebilen AKP iktidarı kendi vatandaşına maske dağıtımını eline yüzüne bulaştırdı. Önce posta çalışanları dağıtacak denildi. 18 bin posta çalışanı var. 83 milyon insana her hafta nasıl 5’er adet maske dağıtacaklar, mümkün değil. Olmadı eczaneler dendi, şimdi gündemde olan üst bir fiyat belirlenip satın alınsın dendi. İşin Türkçesi beceremediler. Bakıyorsunuz, Mudanya’da, Gemlik’te, Nilüfer’de bizim belediyelerimiz insanüstü çalışıyorlar. Mudanya’da mahalle mahalle apartman içlerine kadar dezenfekte yapılıyor. Gemlik Belediye başkanımız vefa grubu üyesi gibi her yerde koşturuyor. Bursa’nın önemli büyük yükünü Nilüfer taşıyor. Maskeler sadece Nilüfer’de değil, başka ilçelerde bulunan vatandaşlara da alım noktalarında ulaştırılıyor. CHP’li belediyeler büyük gayret gösterirken, iktidar partisinin belediyelerini sahalarda göremiyoruz. İktidar belediyesi olan Osmangazi Belediyesi’nden kaynakları nasıl kullandığına dair basına yansıyan bir örnek var. Yandaş bir kanalda oynatılan tarihi diziye 38 saniyelik bir reklam için 148 bin Türk lirası ödeme yapılıyor.  İktidar belediyelerinin araç kiralamalarından tutun ipe sapa gelmez harcamalarına baktığınızda, milyarlarca lira israfın yapıldığını görürsünüz. Çok elzem olmayan harcamaları kıstığınızda, sosyal belediyeciliğin hayata geçirilmesi için devasa bir kaynak oluşuyor. Osmangazi Belediyesine şaşırmadım. Büyükşehirde ve diğer ilçe belediyelerinde de benzer uygulamaların olduğunu ben tahmin edebiliyorum. Şaşırmıyoruz, ama yazık! Kullandıkları kaynaklar kamu malı, halkın parası yandaş bir kuruluşa peşkeş çekiliyor.