Ana sayfa Bursa EROL GÜLMEZ’LE GÜNDEME DAİR RÖPORTAJ: KRİZDE BATACAK FİRMALAR OLACAKSA BU EN SON...

EROL GÜLMEZ’LE GÜNDEME DAİR RÖPORTAJ: KRİZDE BATACAK FİRMALAR OLACAKSA BU EN SON OSB’DEKİ FİRMALAR OLUR

Küresel olarak dünyayı esir alan Korona virüsü (COVID -19) salgınının ülkeleri yaşamsal anlamda şoka sokarken, ekonomilerini dumura uğrattığını görüyoruz. Gelişmiş kapitalist ülkeler, ciddi anlamda ekonomik sosyal önlemler alarak toplumlarını rahatlatırken, ülkemizde de ekonomik önlem paketi açıklandı. Fakat açıklanan ekonomik önlem paketin toplumsal yaşama yansıması beklenen oranda olmadı.

Hizmet sektörü alanında çalışan orta ve küçük esnaf bu süreci her anlamda kötü yaşamakta. Ekonomik tahrifat bir yana psikolojik olarak bitme noktasına geldiklerini,  yoksulluk sınırı ötesinde açlık sınırına dayandıklarını görüyoruz. Salgın bitse de birçok esnaf tekrar dükkânlarını açamayacak.

Her geçen gün çığ gibi büyüyen işsizler sınıfının, sosyal patlamanın eşiğine geldiğini sosyal medya üzerinde yapılan paylaşımlarda görüyoruz.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, vatandaşın, esnafın kamuya ait kurumlara olan borçlarının 3 ay süre ile ertelendiğini, kamu ve özel bankaların uygun kredi sağlaması yönündeki açıklaması ile pratikte yaşananlar çok farklı.

NOSAB Yönetim Kurulu Başkanı Erol Gülmez ile salgın sürecinde sanayicinin yaşadığı olumsuzluklar ve sıkıntılar üzerine bir söyleşide bulunduk.

 Sanayide yaşanan sıkıntının yansımalarını, başta enerji kullanımından kaynaklanan düşüşün yarattığı sıkıntı,  birçok sektörde üretimin durma noktasına gelmesi, bununla birlikte işçilerinin mağdur olmaması için direnç gösteren sektörlerin yaşadığı zorlukları değerlendirdi.

KEMAL CANKAYA

Her sektörde yaşanan daralma ile birlikte, en önemli sıkıntıyı sanayilerin yaşadığını biliyoruz. 11 Mart itibari ile Korona virüsü salgınına karşı alınan önlemler sonrası, Nilüfer Organize Sanayi Bölgesinde ne gibi sıkıntılar yaşandı, sizler NOSAB Başkanı olarak nasıl bir strateji izliyorsunuz?

Mart ayı içerisinde elimizde net bir veri bulunmamakta, Nisan ayı içerisinde elimizde net bir veri bulunmaktadır. Nisan ayında sanayinin büyümesini, küçülmesinin hareketlerini nereden takip ediyoruz?  Günlük ve aylık enerji tüketimlerinden takip ediyoruz.  Kısa zaman diliminde net olarak yüzde 50 oranında enerji tüketimi düşüşü oldu. Bu da net olarak yüzde 50 oranında bir küçülmeyi, daralmayı beraberinde getirdi. Bu bölge otomotiv sektör ağırlıklı, otomotiv sanayi üretiminde firmalarda yüzde 90 küçülme oldu. Benim iki firmam vardı, diğer firmamın toplam kadrosu 100 kişiydi. Bir ay sonra 5-6 kişi fabrikaya gelip gitti. Bir anlamda pleybek yaptık, amaç dükkân açık kalsın dedik. Otomotivdeki tablo böyle, Nisan ayında yüzde 90 küçülme var. Zaten bu konuda Otomotiv Sanayicileri Derneği resmi açıklamasını da yaptı. Keza otomotivdeki ihraç da yüzde 91 gibi küçüldü. Tabi bölgede tekstili var, makinesi var, gıdası var, birçok farklı sektörlerden firma olduğu için, bölge bazında da yüzde 50 bir küçülme oldu. Yani COVID -19 salgını sürecinde Türkiye genelinde de yüzde 51 oranında küçülme oldu. Bunu nereden biliyoruz? Ben OSBÜK yönetim kurulu üyesiyim. Geçtiğimiz günlerde Sanayi Bakanımız Mustafa Varak ile yaptığımız tele konferans toplantısında verilerimizi sunduk, görüştük, önerilerimizi dile getirdik. Bu dönemde bizim en çok belimizi büken, bizi rahatsız eden enerji fiyatları. Yenilebilir enerji(  YEKDEM) diye sahada tanımlanıyor, bütün dünya yenilebilir enerji için girişimcileri teşvik etti. Pozitif ayrımcılık yaptılar, fiyat garantisi verdiler, uzun vadeli krediler teşvikler verdiler. Türkiye’de yaptı bunu, burada yanlış hiçbir şey yok, doğru yaptı.  Biz enerjide ithalata bağlı bir ülkeyiz, yeterli enerji kaynaklarımız yok. Doğal olarak HES’lerle, güneşimizden rüzgârımızdan RES’lerden yararlanmamız lazım. Bu bir yatırım meselesi, devletin özel müteşebbislere bu tür stratejik konularda teşvik vermesi desteklemesi kadar doğal bir durum olmaz. Dünya ortalamasında sanayi elektrik tarifesi, konut, ticari elektrik tarifesinden daima bir tık düşük olmuştur. 1 yıl öncesi bu durum tam tersine döndü. OSB’nin dışında kullanılan ticari elektrik birim fiyatı bizim sanayi elektrik fiyatından daha düşük kaldı. Biz 1 yıldır EPDK’ başkanı, sanayi bakanımızla, enerji bakanımızla bu süreci görüşüyoruz. Rekabet edebilirliğimizi imkansızlaştığını anlatmaya çalışıyoruz ama maalesef bugüne kadar bir sonuç alamadık. Fakat böyle dönemlerde, kriz dönemlerinde altını çizerek söylüyorum zaten üretim yüzde 50 düştü. Firmalar ayakta kalmak, yaşamak için mücadele ediyorlar. Bu dönemde birçok ülkede sistemler firmaların yaşaması için, aynı zamanda üretim içerisinde bulunan insanların sıkıntısını hafifletmek için, birçok hibe düzeyinde teşvikler verirken, biz sanayiciler neyle karşılaştık? YEKDEM’deki üretim miktarı durmadığı için bölünen sayı düştü. Örneğin eskiden 1 milyon 100 bin Kw’ye bölünüyordu şimdi 550 bine bölünüyor. Bölen rakam küçüldüğü için Nisan ayındaki faturalarımız yüzde 41 arttı. Ne olarak? Yani daha açıkçası Mart, Nisan ayına göre elektrik birim fiyatımız yüzde 41 zamlandı. Biz bunun böyle olacağını tahmin ediyorduk, hatta biliyorduk. İlgili kurumlara bakanlıktan EPDK’ya bu sürecin mücbir sebep kabul edilmesi gerektiğini ve YEKDEM’deki teşvikin en azından bu süreçte genel bütçeden karşılanması gerektiğini ifade ettik, hatta ötelenmesi ve ertelenmesi için birçok önerimizi yaptık. Ama maalesef sonuç alamadık. Nisan ayı faturalarımızı da yüzde 41 zamlı ödedik. Benim bölgemde birçok yabancı firma var. Firmanın ismini vermek istemem, hemen hemen her ülkede lokasyonu olan bir firmanın bölgemdeki iştirakinde yöneten CEO’su,  beni aradı faturayı alınca, hatta gelip ziyaret etti. Dedi ki; Bana anlatır mısınız benim firmamın elektriğine yüzde 41 nasıl zam yaparsın? Biz dağıtıcı olarak faturayı kesen NOSAB olduğumuz için, direk bana geliyorlar. Biz anlatmaya çalışıyoruz. Aslında bir zam yok. Verilen teşvik miktarı aynı olunca, enerji tüketim miktarı toplamda düşük olunca, düşüğe bölündüğü için birim fiyatı artmış oluyor. Yani eskiden 100 birime dağıtıyorduk o maliyeti, şimdi 50 birime dağıtıyoruz. Bunu anlatmaya çalıştık. Devlet birilerine kıyak yapmışsa, teşvik vermişse, birilerini desteklemişse niye ben ödüyorum bedelini? Bunu genel müdürlüğümüze, üst yönetimimize anlatamayız diyorlar. Devlet birilerine teşvik vermiş niye benden alıyor diyerek haklı bir tepki koyuyorlar. Bakış açıları böyle, bence doğru bir bakış açısı. O nedenle bunun mutlaka düzeltilmesi gerekiyor. En azından bu dönemde mücbir sebep kapsamına alınması şart. İnsanlar bu dönemde çalışanlarını yaşatmaya, istihdamını devam etmeye çalışıyorlar, kendi ödemelerini,  faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyorlar. O nedenle bu dönem çok özel. Sistem, başında yanlış olsa bile en azından bu dönem devletin, hükümetin bize destek olmasını bekliyoruz. Canı gönülden şiddetle istiyoruz.  Dilimde varmıyor söylemeye ama eğer yaşanan ekonomik krizde batacak firmalar olacaksa bu en son OSB’deki firmalar olur. Çünkü OSB’de olmak belirli bir güç, belirli bir hacim gerektiren kriter olduğu için, daha dayanıklı firmalar OSB’lerde faaliyet gösteriyor.  Biliyorsunuz, orta ölçekli işletmeler, esnaflar 2 aydır kapalı. Ne kadar süreceği de belirsiz, o nedenle devletin çok ciddi anlamda destekler vermesi gerekiyor.  Fakat devletimizde o güç yok, işletme sahiplerinde de o güç yok,  sanayicimizde o güç yok, çalışanımızdan zaten hiç yok. Benim çalışanlarım kredi kartı ile yaşıyor, ben işveren olarak bakanların tahsis ettiği kredi ile yaşıyorum. Bu bir zincir, ülke olarak da cari açıklar yaşanıyor. 

İş dünyasının düzenlediği seminerlerde, panellerde Endüstri 4.0 nano teknoloji üzerinde sunumlar görüşler ortaya konuldu. O toplantılarda edindiğim çıkarımlara göre insan unsuru üretim alanının dışına itilerek, yerlerine dijital robotik üretim sürecinde 4. Sanayi devrimi mi gerçekleşecek? Yoksa bazı çevrelerin iddia ettiği gibi, doğal olmayan salgın sürecinde insanlar yaşam alanlarından izole edilerek robotik yenidünya düzeni projesi mi hayata geçiriliyor?

Salgınla ilgili başta Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olmak üzere dünyada birçok komplo teorileri var.  Bugün gerçekleşmemiş bir durum üzerinden yorum yapmak sağlıklı olmaz.  Şunu söyleyebilirim, kapitalizmin merkezinde insan yoktur. Kapitalizm insanları sadece yaşam içerisinde tüketici olarak görür. Bunun için, tüketim için ürünleri daha ekonomik, hızlı bir şekilde üretmek zorundadır. Ne kadar çok üretir, ne kadar çok satarsa, ne kadar uygun fiyata üretirse kendi sisteminin yaşamasını sağlar. Bu kapitalizmin kuralıdır. O nedenle kapitalizm var olduğu müddetçe ne 4.0 bitecek, ne de 5.0 bitecek, böyle devam eder. Şimdi bu dönemde dünya can derdine düşmüş, kimse yatırımla, teknolojisini geliştirmekle, ürünü daha fazla üretmekle uğraşmıyor.

O zaman şöyle mi diyelim; salgın sonrasında yenidünya düzeni ile birlikte üretim biçimleri mi değişecek?

Ben Korona salgınının ortadan kalkması ile birlikte büyük oranda üretim biçimlerinin değişeceğini düşünmüyorum.  Diğer hastalıklarda olduğu gibi, bu salgınında bir aşı ile aşılacağını düşünüyorum. Bu durum 6 ay mı, 1 yıl mı sürer ama çaresi bulunacak.  Şartlar ne olursa olsun, yine vahşi kapitalizmin daha çok kar, daha çok para hırsı devam edecektir. O nedenle üretim hızını artırmak için,  bazı önlemler alacak. Çok büyük oranda bir değişim söz konusu olmaz, yine eski üretim biçimleri devam eder. Üretim biçiminin değişeceğine, yeni bir dünya düzenine geçişe, böylesine bir virüsün sebep olacağına inanmıyorum.

Dünyada 100 yılda bir yaşanan salgın vakaları sonucunda insan sağlığı ile birlikte, ekonomik sistemler de çöküntüye uğruyor. Tarihte İspanyol gribi olarak bilinen salgında büyük ekonomik çöküşler yaşanmış. Tabi sistemler böylesi dönemlerde çaresiz kalabiliyor. Böylesi dönemlerde sistemlerde dönüşümler de gerçekleşiyor.  Bu Korona virüsü salgını sonrasında toplumsal dayanışmanın olduğu demokrasiler mi yoksa totaliter baskıcı sistemler mi öne çıkacak? Bu konuda bir sanayici olarak öngörünüz nedir?

Ben bunu temenni olarak söylemiyorum, inandığım için söylüyorum. Kesinlikle bilginin hızlı bir şekilde ulaşıldığı çağımızda totaliter baskıcı rejimlerin varlıklarını uzun bir dönem sürdürmeleri mümkün değil. Demokrasilerin, insan odaklı yönetimlerin güçlenerek uzun yıllar devam edeceğine inanıyorum ben. Bunu bir temenni olarak söylemiyorum gerçekten inandığım için söylüyorum. Evet, dünyanın bazı ülkelerinde monarşi, krallık yönetim olarak ön planda görünüyor ama büyük çoğunda sembolik bir işlevi var. Demokratik kazanımları oldukça güçlü. Önümüzdeki süreç dünyada insanlar arasında toplumsal dayanışmayı daha da geliştirecek. Salgın sürecinde ekonomisi güçlü olarak bilinen Amerika’nın salgın sürecinde nasıl çaresiz kaldığını gördük. Savaş sanayine ayırdığı bütçesini kısarak, insan odaklı bir yönetim anlayışını öne çıkararak, demokrasi yönünde bir ilerleme göstermesi zorunlu olacak.

Pandemi sonrası ortaya çok ilginç komplo teorileri atıldı. Salgının bir aldatmaca olduğu,  oyun içerisinde oyun olduğu,  salgın aşısı adı altında insanlara nano teknoloji yöntemi ile özellikle Avrupa’da yaşayan yabancılar öncelikli olmak üzere deri altına çip enjekte edileceği düşünülüyor. Mevcut yaşanılan durumun doğal bir salgın değil, 5G baz istasyonlarının yaydığı radyasyon yayılımı olduğu da iddia ediliyor. Sizce böylesi insani olmayan bir uygulama ile insanlık bir merkezden kontrol altına mı alınıyor?

Evet, süreci sanayici olarak takip ediyorum. Çok ilginç akla mantığa uygun olan, olmayan birçok teoriler ortaya atılıyor.  Böylesi bir durumu, kesinlikle dünya insanının büyük çoğunluğunun kabul etmeyeceği bir durum. Böylesi bir sistemi düşünenler bile, birey olarak onları göz önüne aldığımızda, onlarında böylesi bir şeyi kabul etmeyeceklerini düşünüyorum. Yani hep derler ya üst akıl. Dünyayı yöneten ailelere bağlandı salgın vakası. Ben inanmıyorum, inanmak istemiyorum. Sonuçta onlarda ölümlü insanlar, ne dertleri olur ki, dünyanın binlerce yıl geleceğini etkileyecek projelerle meşgul olsunlar. Bana böylesi komplo teoriler pek mantıklı gelmiyor, inandırıcı gelmiyor. O zaman özel hayat diye, birey diye bir kavram olmaz. Böylesi bir durumda birer robot oluruz. Zaten o teorinin sonucu da şu; bir grubun üst aklı, dünyadaki tüm insanları bir robot gibi, belirli numara kod vererek yönetiyor olmaları gerek. Bu kadar insanı nasıl izlerler? Ben böylesi bir duruma gerçekten inanmak istemiyorum. Siz söylediniz, dünya yaşanan ekonomik savaşların bir uzantısı olarak, yoksullaşan dünya insanlığının toplumsal muhalefetini bastırmak için, kapitalizm kendini koruma altına alıyor çip uygulaması ile, ben böylesi bir olguya inanmak istemiyorum.  Biliyorum kapitalizm vahşilikte sınır tanımıyor. İnsanların doğal yaşam seleksiyonu ile böylesine oynanması durumu onların da sonunu getirir.

Sanayici olmanız dışında siyasetle iştigal eden bir kişisiniz. Korona virüsü salgını sonrasında siyasetin dilinde oldukça ayrıştırıcı bir üslup hakim. Bu siyaset diline karşı tepki koyanlara ağır yaptırımlar var. Diğer taraftan gerilim ortamında kendilerine vazife çıkaran bazı kişiler, toplumu tehdit ediyor.  Ölüm listeleri yapanlar,  darbe çığırtkanlığı yaparak böylesi bir durumda karşı görüşlü olan insanların ailelerini ganimet görenler var. Sizce Türkiye siyaseti nereye gidiyor?

Tabi bende iki şapka var. Bu şapkalar birbirine tezat olarak görülür. Ben buna sanayici şapkamla değil, siyasetçi şapkamla cevap vermek isterim. Maalesef ülkemizin demokrasi geliştirme açısından yol kat ettiğini, ilerlediğini söylemem mümkün değil. Siyasal partiler toplumu ötekileştirerek puan alabiliyorlarsa, oy artışı olarak kazanım elde edebiliyorlarsa, böylesi ekonomik kriz dönemlerinde doğal olarak kan kaybedeceklerinden, kan kaybını durdurmak için siyasal ortamı daha da geriyorlar. Bu dönemlerde aşırı gerilimli siyasi ortamı yaşamamızın sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü kamuoyunda bunlar konuşulmasa, tartışılmasa az önce konuştuğumuz gibi ekonomiyi, enerji fiyatlarını konuşacağız, maske fiyatlarını konuşacağız, maske teminini konuşacağız, temin edilmemeyi konuşacağız, anlayabiliyor musunuz?  Çok gariptir bir gün dendi ki, herkes maske ile çalışacak, serviste maske ile iş yerinde maskeyle, sabah gelirken bir maske, akşam dönerken bir maske, öğlene kadar çalışırken bir maske, öğlen yemeğinden sonra bir maske… Tamam, başımızın üstüne maskeyi temin edeceğiz, tahsis edeceğiz, kullandıracağız. Diğer hijyenik koşulları sanayiciler üretim alanlarında sağladılar. Bir gün kalktığımızda maske satışı yasak dendi. Yani binlerce işçi çalışıyor bizim bölgemizde, 22 bin personel çalışıyor. Düşünebiliyor musunuz 22 bin çarpı dört günlük 100 bin benim bölgenin maskeye ihtiyacı var ve yasak, nereden temin edeceğim ben bunu? Edemedik. Maske de hastalığın yayılmamasında etken, koruma olarak da fonksiyonel bir araç, hem kullanmak zorunlu hem de yok. Niye? Kim bunu bedava üretecek? Maalesef uzun bir süre böylesine yanlış bir karar ile yaşamak zorunda kaldık. Ben biliyorum birçok firma maske satın aldılar ama çay faturası şeker faturası ile aldılar. Çünkü maske üreten firmalar maskeyi aleni bir şekilde satmaktan korktular. Bu süreç gösteriyor ki, bu işleri ortak akıl ile yapmıyoruz. Görünen o ki, totaliter tarzımız daha ağır basıyor. Ortak akıl ile bazı önlemler alınsaydı bu tür çelişkili bir süreç yaşanmazdı. Muhalefette bu sıkıntılı durumu işledi. Geçtiğimiz günlerde yeni bir karar alındı maskenin satışı serbest denildi. Çünkü genel olarak ihtiyaç kadar tahsis yapamadılar, mümkün de değil. Fiyat standardı koyabilirsiniz, üretici firmaların suistimalini önlemek adına, doğru olanda buydu. Bedeli, satış yasağı konulduğu gün yapılması gereken satışın serbest bırakılıp fiyat standardının konmasıydı. Maalesef 1,5 ay sonra bu yanlıştan dönebildik. Toplumsal ayrıştırmanın yapılmasının ardındaki neden bu gündemlerin konuşulmasının önüne geçmek maiyetindedir. Düşünebiliyor musunuz, bir tweet attı diye insanlar cezaevinde, ölüm listesi hazırlayıp, maddi manevi hazırlığımız tamam diyen insanlar ise soruşturma bile geçirmiyorlar! Bir tweet yüzünden öğrencilerin istikballeri yok ediliyor. Bunlar hep demokrasi dışı uygulamalardır. Bu durum demokrasi kültürümüzün hangi boyutta olduğunun göstergesidir. Maalesef bizim ülkemizde böylesi bir anlayışın ciddi bir alıcısı var. Bu tür kan dondurucu söylemleri yapanları, insanlar takdir ediyorlar. Biz maske bulamazken, gelişmiş kapitalist ülkelere maske, sağlık ekipmanları gönderdik. Bizim insanlarımızın hiç önemi yok mu? Bu durumu kimse eleştiremiyor, dediğimiz yönetim şekilden bahsettiğimiz gibi, hakaret olarak görülüyor, baskıya maruz, kalıyorsunuz, gözaltına alınıyorsunuz, soruşturmalar açılıyor, rahatsız edici bir durumla karşı karşıya kalıyorsunuz! Bu nedenle insanlar bunu dile getiremiyor. İngiltere’ye Amerika’ya şart mıydı maske göndermek?! Burada işçimin maskesini yıkayıp tekrar takması mı gerekiyordu?! Böylesi olumsuz koşullar yaşandığı sürece Türk siyasetinde keskinlik uzun bir zaman devam edecek, öyle düşünüyorum.

Salgınla birlikte insanların yaşamsal alanları da farklılıkları beraberinde getirdi. Bu salgın sürecinde insani gereksinim olan tarımsal gıda konusunda sıkıntılar tetiklenecek. Bursalı bir iş insanı olarak, bir ayağınız sanayide, bir ayağınız köyünüzde, aynı zamanda tarımla da iştigal ediyorsunuz. Neler yapıyorsunuz? Tarımın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Ben bildiğiniz üzere çok şanslıyım, evimden çıktıktan 20 dakika sonra köyüme gidiyorum. Atalarımın, dedelerimin doğup büyüdüğü, annemin babamın hala yaşadığı, kendimin de doğup büyüdüğü köyüme gidip geliyorum. Köyümde ciddi anlamda tarımla ilgili yatırımım var benim.  Profesyonel olarak meyvecilik yapıyorum. Armut yetiştiriyorum, center ceviz yetiştiriyorum. 2- 3 yıldır da ürün almaya başladım. İlk kez bu yıl ticari anlamda kara geçeceğimi düşünüyorum. O nedenle daha fazla emek harcıyorum oraya. Yani bizim bölgedeki en modern meyveciliği yapıyorum. Bedensel anlamda daha az emek sarf ediyoruz,  teknolojiyi tarımda da kullanıyoruz. Tabi teknoloji kullanımını kendim yapıyorum. Bayram tatilimizi ailecek köyde geçireceğiz, zaten her hafta sonunu hayatım boyunca hep köyde değerlendirmişimdir. O nedenle köyüm çok mutlu olduğum yer. Tarım ile ilgili duruma gelince; kırsal alanda tarımla uğraşan insanlar sürekli olarak azalarak bugünlere geldik. Hane halkı olarak borcu olmayan hiçbir köylü yok gibi. Borçlar, öylesine kolay dönecek borçlarda değil. Çoğu borcunu döndürmek için parça parça arazisini satıyor. Hatta krediden dolayı birçoğu ipotekli, bankalarda. Küçük üreticilerin yerine yavaş yavaş sanayi kökenli insanlar alana girmeye başladı. Daha modern tarım yapıyoruz, daha yüksek teknoloji kullanıyoruz, daha iyi ürünler, ekonomik üretim yapıyoruz. İşin kötü tarafı ise orada yaşayan, o toprakların gerçek sahibi olan köylüyü de yok ediyoruz. Bu durum bizim oluşturduğumuz bir kriz değil. O insanlar ürünün reel anlamda karşılığını alamıyorlar. Bu nedenle topraklarında karınlarını doyuramadıkları için şehirlere kaçıyorlar, sanayiye kaçıyorlar. Burada oluşan boşluğu da şehirden ve sanayinin gürültüsünden sıkılan insanlar dolduruyorlar. Uzun vadede tarımda gelecek gören sanayideki insanlar toprağa yöneliyorlar. Kentten kırsala, kırsaldan kente bir dönüşüm yaşanıyor. Bir ülkede toprağın, iklimin uygun olması, o ülkenin kendi kendine karnını doyuracağı anlamına gelmiyor. Bizim ülkemiz bunun örneğidir. 30 yıl önce kendi karnımızı rahat rahat doyuran bir ülkeyken, hatta tarımda fazla veren bir ülke konumundayken, bugün bakıyoruz, samanından buğdayına, pirinç ve bulguruna kadar ithal eden bir ülke konumuna düştük. Sadece bu iktidar değil, geçmiş dönemlerdeki tüm hükümetlerin uyguladıkları yanlış tarım politikalarımızın bir eseridir bugün ki durum. Son 3-5 yıldır gözlemliyorum, yeniden bir bilinçlenme var. Bize dayatılan hibrit tohumlar yerine milli yerli tohumları üretmeye, onları yaygınlaştırmaya, belediyeler, tarım kooperatifleri, STK’lar özel gayret gösteriyorlar, yerli tohum kullanımı ile projeler üretiyorlar. Sanırım  (COVID – 19 ) salgını da ihtiyaç halinde iç tarımı geliştirmeye yönlendirir. Daha çok organik, doğal tarımımıza dönüşün daha hızlı olacağını düşünüyorum. Bu süreç tetikleyecek ve hızlandıracak duruma göre. Öbür türlü kimyasal gübrelerle, hibrit tohumlarla topraklarımızı perişan ettik, çok fazla ürün almak için. Bu nedenle topraklarımız ürün veremeyecek hale geldi. Bu yaşanarak görüldü. Bu olumsuzluklara karşı tekrar yerli tohumlu üretime dönüş gayreti var. Bizim gibi farkındalığı olan insanlarda tarım sektörüne girdiğinde bu dönüşüm daha da hızlanacaktır.

Son olarak vermek istediğiniz mesaj nedir?

Ülkemiz ve insanlarımız çok zor bir salgın süreci yaşıyorlar. Bizim Anadolu geleneğimiz olan dayanışma, paylaşma, yardımlaşma kültürümüzün her şeye rağmen sürdürülmesi güzel, sevindirici bir durum. Bunun dışında, iktidarı, muhalefeti böylesine olağanüstü bir dönemde ortak akılla el birliği içerisinde bu kötü günleri atlatmak için gayret göstermeli. Tabi bu vesile ile Bursalıların ve tüm insanlarımızın Ramazan bayramlarını kutlarım…