Birkaç aydır 31 Mart 2019 Pazar günü yapılacak mahalli idareler seçimleri ile yatıp, sabah yine bu mesele ile uyanıyoruz. Pazar günü sandıklara gidip oyumuzu kullandıktan sonra yapılacak oy sayımı ile bir seçim badiresini daha atlatmış olacağız.

Badire dememiz boşuna değil. Bunca senedir onlarca seçim gördük. Oy vermeye yaşımızın yetmediği 80 ler öncesi de hafızamızda. Türkiye’nin terör batağında olduğu o yıllarda bile seçim kampanyaları bu derece ayırıcı, nefret arttırıcı, hakaretlerin havada uçuştuğu ve insanları ayırıcı havada olmamıştı.

Maalesef ki bu seçimde propaganda, hiç hoş olmayan bir satıhta geçmeye başladı. Özellikle dijitalleşen medya ve sosyal medya sayesinde aslı astarı olmayan, mesnetsiz iddialar ile algı oluşturulmaya çalışıldı.

Yapılacak seçimler sonucunda yerel yöneticiler seçilecekken, projelerden ziyade ülkenin bekası tartışılmaya başladı. Daha açık bir ifade ile seçimler kendi mecrasından çıktı.

Kaldı ki, seçilecek belediye başkanları ve meclis üyelerinin görevlerine devamı bir KHK veya içişleri bakanlığının uhdesinde. Seçilen adaylarda yasalara uygun olmayan bir durum söz konusu ise, yasal işlemler yapılır ve gereği yerine getirilir.

Ancak, seçim arefesinde adayları tehdit eder şekilde beyanat verilmesi kafalarda soru işareti bırakıyor ki, eğer adaylarda gerçekten yasal anlamda sakıncalı bir durum varsa hemen gereği yapılmalıdır.

Devletin elinde bulunan belgeler kesin ve net ise bunu seçim sonuna bırakmak doğru değil. Bu durumda akla gelen soru ise;

Bunca zamandır müdahale etmediğiniz kişiler, seçilemezse ne yapacaksınız?

Zira ilgili kurum ve kişilerin sözleri bu algının oluşmasına sebebiyet vermekte.

Devlet yönetimi belli bir disiplin ve terbiye gerektirir. Hele bakanlık gibi bir mevkide bulunanların sokak dili ile konuşmesi kabul edilebilir bir durum değil.

Belki seçim meydanlarında seçmen kitlesinin hoşuna gidebilir, birkaç oy fazla getirebilir.

Fakat;

Oy uğruna toplumun içine bu derece ayrılık tohumları atmak, bütün bunlara değer mi?

Bu ülkede sadece seçim sürecinde yaşamıyoruz.

Nisan ayının biri olduğunda tekrar bir birimizin yüzüne bakacağız.

Soru, bakabilecek miyiz?

Ekilen bu ayrılık tohumları kitlesel nefrete dönüşürse bunun vebali ödenebilecek mi?

Ve;

Pazar günü sandık başına gidip, oylarımızı kullanacağız.

Başkan adaylarının projeleri, vaatleri akıl ve vicdan süzgecinden geçecek.

Verdiğimiz oylarla yaşadığımız beldeyi beş sene yönetecek kişileri değil, kendimizden çok gelecek nesillerin, çocuklarımızın nasıl bir dünyada yaşayacağına karar vereceğiz.

Sandığa attığımız oy sonrası esas hesap vereceğimiz kişiler çocuklarımızdır.

Ve, onların hesap görmesi sandığımız kadar kolay olmayacak.